Bakir İntiharlar kalbe taş gibi oturuyor

Bakir İntiharlar kalbe taş gibi oturuyor

The New York Times, Bakir İntiharlar’ın yazarı Jeffrey Eugenides için şöyle demiş: “Eugenides öykü anlatıcılarına bahşedilmiş en büyülü hediyeyle kutsanmış; sıradan olanı olağanüstüne dönüştürme yeteneği.” Aynı Marquez gibi yani!

Bakir İntiharlar’ın açılış cümlesi şöyle:

“Lisbon’ların son kızının da intihar ettiği sabah -bu seferki Mary’ydi ve Therese gibi o da uyku ilacını tercih etmişti- eve, bıçak çekmecesinin, gaz ocağının, bodrumdaki ip bağlamaya uygun kirişin yerini ezbere bilen iki sağlık görevlisi geldi.”

Yıllar önce (tam yılını vermem gerekirse hatta, 1999; benim yaş 15) Sofia Coppola’nın yönettiği aynı isimli Virgin Suicides (Bakir İntiharlar) filmi çıktığında kitap olduğunu keşfetmiş, çoğu kitap kurdu gibi filmi izlemeden kitabını okumuştum. Şimdi de Domingo Yayınevleri’nin kalın kapaklı, özenli baskısıyla Solmaz Kâmuran’ın çevirisi ile Bakir İntiharlar‘ı tekrar okumuş oldum. Şu an aklımdan geçen tek şey, biraz konu ama daha da çok tarz itibariyle bana Gabriel Garcia Marquez‘in Kırmızı Pazartesi‘ni ne kadar hatırlattığı. Bakir İntiharlar‘ı ilk okuduğumda bu bağlantıyı kurmam imkânsızdı tabii çünkü Marquez’le liseye geçene kadar tanışmadım. Kırmızı Pazartesi‘nin açılış cümlesi de şöyle:

“Santiago Nasar, öldürüleceği gün, piskoposun geldiği vapuru beklemek için sabah saat beş buçukta kalkmıştı.”

Bakir İntiharlar, daha başlıktan ‘spoiler’lı

Aynı Kırmızı Pazartesi‘de Santiago Nasar’ın öleceğini daha ilk cümleden öğrendiğimiz gibi, Lisbon kızlarının intihar ettiğini de Bakir İntiharlar‘ın ilk cümlesinde öğreniyoruz. İşin ilginç yanı şu: normalde birisi bize izlediğimiz dizinin sonunu söylese kızarız. “Neden bana spoiler verdin?!” diye avaz avaz bağırırız. Ancak Eugenides’in güçlü kalemi sayesinde Lisbon kızlarını mahallelerinde oturan oğlanların gözünden tanıyor, onları kendilerini öldürmeye itmeye neyin ittiğini biraz görüyoruz.

bakir-intiharlar-film

Kalbinize taş gibi oturacak Bakir İntiharlar

Kızları intihara itenin ne olduğunu oğlanların öğrendiği kadarıyla görmekle kalmayıp bolca hissediyor ve fazlasıyla düşündürüyor Bakir İntiharlar. Mesela, Lisbon kardeşlerden Cecilia, ilk intihar denemesinde kendini hastanede buluyor. Doktor, kızın çenesini hafifçe tutarak, “Senin burada ne işin var tatlım? Hayatın ne kadar kötüleşebileceğini bilecek yaşta değilsin.” Cecilia’nın bu yoruma cevabı ise şöyle:

“Hiç on üç yaşında bir kız olmadığınız anlaşılıyor doktor.”

Dertli ergenler

32 yaşındaki Simay, “ne derdi olabilir ki 13 yaşında bir kızın; saçmalamasın,” diyor. Ancak 13 yaşındaki Simay’ı düşününce de sayamayacağım sayıda der bulabiliyorum. Bizim de ergenliğimizdeki en büyük sorunumuz, yetişkinlerin de, yaşıtlarımızın çoğunun da bizi anlamamasıydı. Yetişkinlerin “Neden sürekli siyah giyiyorsun?” veya “Saçlarını çeksen de o güzel yüzün görünse” gibi yorumlarını hepiniz eminim hatırlıyorsunuzdur. O zamanlar “beni anlamıyorlar” diye hayıflanıyorduk. Ve bunu iliklerimizde hissediyorduk da… Ancak bugün düşündüğümde doğru cevapları bulabiliyorum: çünkü görünmez ama en çok görülen, en çok sevilen olmak istiyorum. Çünkü değersiz hissetsem de değerli olduğumu bilmek istiyorum. Çünkü etrafımdaki diğer ergenlerden farklı olduğumu biliyor ama bunu çaktırmamak, yalnız kalmamak istiyorum. Çünkü kendimi, kim olduğumu arıyorum ama bulamıyorum…

Lisbon kızlarının en büyük şanssızlığı da onlara kendilerini bulmaları için fırsat vermeyen, bir fırsat yakaladıklarında da onu hemen ellerinden alan bir anneleri olması. Buna dair fikrim halen değişmiş değil. Onlar da ne yazık ki ölü gibi yaşamaktansa ölmeyi tercih ediyorlar…

(Visited 51 times, 51 visits today)
Follow: