Joan Didion: kendisine aşık oldum demiş miydim?

Joan Didion: kendisine aşık oldum demiş miydim?

Joan Didion maratonu yapacaktım aslında ama tabii ki Slouching Towards Bethlehem’i okuyalı aylar oldu ve gözüm başka kitaplara kaydı. Olsun; iyi okudum bu aralar. O sırada da Joan Didion’a aşık olduğumu unutmadım tabii; unutamadım. Kronolojik sıraya göre ilerliyorum kitaplarında, Slouching Towards Bethlehem de ilk okuduğum oldu. 1960’larda, Amerika’daki hipilerin ve ‘çiçek çocuklar’ın içine dalan Didion, her hikayesine kendini de kattığı ve hislerini açık açık, büyüleyici kelime dizileriyle ortaya koyduğu için bize çok uzak zamanlar ve yerlerden bahsetse de içim böyle kıpır kıpır oldu sürekli…

Joan Didion da tanrıçalar listeme eklenecek

William Butler Yeats’in “Second Coming” (ikinci geliş, yeniden doğuş) isimli bir şiiri vardır. İngilizcesini buradan, bulduğum Türkçe çevirisini de buradan okuyabilirsiniz. Joan Didion’ın bu kitabı da, Netflix belgeselinin ismi de işte bu şiire gönderme yapıyor. Şiirin üçüncü cümlesi, “Things fall apart; the centre cannot hold” (nesneler parçalanır, mihrak dayanamaz) diyor. Bu, bence hepimizin çok yakından, her zaman olmasa da hayatımızın en az bir döneminde hissettiği bir duygu. Netflix belgeseli The Center Will Not Hold’u (Merkez Dayanmayacak) izlerseniz de göreceksiniz, böyle dönemler çok ama çok fazla olmuş Joan Didion’ın hayatında…

Slouching Towards Bethlehem, böyle dönemlerin öncesinde geçiyor aslında. Ama bence her zaman duygusal, etrafındaki insanların hislerine, davranışlarına odaklanan, etrafını ayrıntılarıyla inceleyen ve yaşadıklarının, gördüklerinin, okuduklarının üzerine düşünen bir kadın olmuş Joan Didion. O kadar belli ki yazdıklarından!

Slouching Towards Bethlehem’deki makalelerin çoğu 1960’larda, California’da geçiyor. Biz o dönemleri filmlerde herkesin kafasının rahat olduğu, insanların barış için tankların önüne yattığı bir dönem olarak biliyoruz. Ancak Joan Didion’ın yansıttığı öyle durumlar değil; Amerikan rüyası gerçek olmayınca kendini kapatan, uyuşturucuya düşen insanlar var; kendi dünyalarında kaybolan, kabalıkta bile yalnız hisseden insanlar var; bir yandan da Didion’ın kendi iç savaşlarının tüm bunlarla birleşimi var…

Kızıyordum neden bu kadının bütün kitapları şimdiye kadar Türkçe’ye çevirilmedi diye. Gördüğüm kadarıyla yalnızca çok sevdiğim Domingo, Mavi Geceler’i Türkçe’ye çevirmiş; o da listemde, direkt çevirisini okuyacağım. Ancak orijinalini okuduğumda anladım ki o kadar da kolay olmaz Joan Didion çevirmek… Sizlerle birkaç alıntı paylaşayım dedim mesela ama yaptığım çevirileri beğenmedim ve vazgeçtim!

Demem odur ki, Joan Didion maceram kesinlikle devam edecek. Dediğim gibi, Türkçe’de pek bir eseri yok, kronolojik sırayla gittiğim için de Mavi Geceler’i okumama daha bir-iki kitap daha var yanlış hatırlamıyorsam. Ama seni bekleyemem, ben şimdiden merak ettim derseniz lütfen okuyun ve mümkünse benimle de düşüncelerinizi paylaşın.

Follow:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir