Kafes: Çok Satanları da, Netflix’i de yıkan hikaye

Kafes: Çok Satanları da, Netflix’i de yıkan hikaye

Buffy Summers’ın en sevdiğim alıntılarından biri şu: “If the apocalypse comes, beep me.” Birebir olmayan çevirisiyle (Joss Whedon’ın yazdıklarını çevirebileceğimi iddia etmem hiçbir zaman): “kıyamet günü gelirse beni bir dürtün.” Kıyamet ne zaman kopar, nasıl kopar, buna dair pek çok teoriyle karşılaşıyoruz çocukluğumuzdan beri. E haliyle bunu ele alan hikayeleri de seviyoruz; yani ben seviyorum en azından. Çoğu zaman “dünyada 10 kişi kalınca ne olacak sanki; ne yiyeceğiz, ne içeceğiz, ne yapacağız ve nereye kadar!” diye düşünüyorum. Bir yere kadar savaşmayı anlıyorum ama gelişmelere göre hiç şans yoksa, sayımız giderek azalıyorsa, önce sevdiklerimi sonra da kendimi vurma taraftarıyım. Josh Malerman’ın kaleme aldığı, bol ödüllü, Netflix filmi de olan Kafes de bana böyle hissettirdi!

Kafes: Görmek güzel mi?

Beş duyundan sadece bir tanesini seçmen lazım deseler görmeyi seçerdim. Gözleri 7,5 miyop olan biri olarak lens veya gözlük takmazsam aynı aşağıdaki gibi görüyorum dünyayı. Şu hayatta en sevdiğim ve zevk aldığım şeyler olan okumak ve yazmak da görmeyi gerektiriyor. Müzikle okumak arasında gidip geliyorum zaman zaman ama dediğim gibi, eğer sadece bir duyum bana kalacaksa görmeyi tercih ederim. Kafes de görmeyi kaybetmenin nasıl bir şey olacağını düşündürüyor insana ancak fiziksel olarak görme duyusunu kaybetmekten daha fena bir şekilde: görebilecekken görememek. Düşünebiliyor musunuz?

Kaynak: designyoutrust.com

Bir taşın altında yaşamıyorsanız, Kafes nasıl bir hikaye mutlaka biliyorsunuzdur. Yine de özet geçeyim: ne olduğu ve nereden geldiği bilinmeyen “korkunç bir şey” ortaya çıkıyor. Eğer bu “şey”e bakarsanız delirip, sonunda kendinizi öldürüyorsunuz. Malorie isimli, iki çocuklu bir kadının odak noktasında olduğu hikayede zamanda geçişler de var: korkunç olayların başladığı zamanlardan, daha sonrasına gidip gelerek Malorie’nin bu süreçte neler yaşadığına ve sonunun ne olacağına tanık oluyoruz. Korku ve gerilim hikayelerini seven biri olarak filmde de, kitapta da gerilim oranı beni tatmin etti diyebilirim ancak hikayenin nasıl işlendiği ve ayrıntıları söz konusu olduğunda takıldığım çok nokta vardı.

Aşağıdaki kısımda biraz spoiler vereceğim; isterseniz devam edin, isterseniz de trailer’ı buradan izleyip okumayı bırakın.

Kafes, biraz da pazarlama harikası aslında

Bundan sonrası biraz spoiler içeriyor; hikayeyi batıracak gibi değil ama yine de demedi demeyin!

Kafes kitabının da, filminin de biraz pazarlama harikası olduğunu düşünüyorum açıkçası. Kafes, Josh Malerman’ın ilk romanı. Kendisi popüler bir türe farklı bir bakış açısı da getirebilmiş; bu bence büyük bir başarı. Ama editörler uyuyor mu, kitabı ilk okuyanlardan olup feedback veren insanlar bazı tutarsızlıkları hiç mi görmedi, onu anlayamadım. Benim kafama ciddi takılan bir kaç nokta şöyle:

  • Gezi Parkı zamanı telefonlar çekmiyordu, daha çok Twitter’dan haberleşiyorduk. Kafes kitabında da, filminde de insanlar haberleri izleyerek durumu takip ediyor. Hatta bloglardan okuyorlar. Yazar, televizyona ve bloglara bu kadar gönderme yaparken neden hiçkimse birbiriyle veya resmi makamlarla haberleşmek için sosyal medyayı kullanmıyor?
  • Hükümetin bir noktada sokağa çıkma yasağını duyurduğuna tanık oluyoruz. Ama neden kimse “amanın gözünüzü bağlayın, camları gazeteyle kaplayın” falan demiyor?
  • Elektrik çok uzun dayanıyor; nasıl o kadar uzun dayanıyor? Sabit hatlar bir noktaya kadar çalışıyor mesela ama internet de, televizyon yayını da bir süre sonra karanlığa gömülüyor. Bunları işleten insanlar işlerinin başında olamadığı için sorun yaşanıyorsa elektriği vermeye kim devam ediyor?

Kafes kitabını sevdim, filmini izlerken ise ara ara uyuyakaldım. Kötü deyip de kenara atabileceğim bir hikaye değil ancak çoğu kez (okurken de, izlerken de) “salak mısınız, niye şöyle şöyle yapmıyorsunuz?!” derken buldum kendimi. Böyle değişik, insanı geren ve merak ettiren bir konu bulmuşken daha iyi işlenseydi çok daha tatmin edici olurdu bence.

Kafes hikayesinin sallantıda olan gerilimine doymayanlara ve ciddi gerilim isteyenlere (psikoloji bozan türden gerilimden bahsediyorum), korku romanı sevenlere Andres Barba’nın Such Small Hands isimli kitabını şiddetle öneririm.


Follow:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir